27 Nisan 2008 Pazar

"AIDS Hastalığı Maymunlardan Görülen Bir Hastalıktır" Aldatmacası

Çoğu evrimci bunu delil göstererek şunu demektedir: "AIDS hastalığı maymunlarda görülen bir hastalıktır, bu hastalığın insanlarda da görülmesi insanların maymunlardan evrimleştiklerine bir delildir." Evet, gerçekten de AIDS hastalığı maymunlarda ortaya çıkmış bir hastalıktır. Ancak bu bir aldatmacadır ve işin aslı oldukça ilginçtir.

Bu hastalık ilk kez, 5 Haziran 1981 yılında Kaliforniya'nın Los Angeles kentinde bir grup eşcinselde ortaya çıkmıştır. O yıllarda Amerika'daki Hippi akımları sırasında bir grup eşcinsel eğlence ve macera arzularını tatmin etmek amacı ile bir adaya gitmişler ve bu adada sapkın inanışlarını gerçekleştirirken maymunları da bu işe alet etmişlerdir. AIDS hastalığının maymundan insana geçişi bu sayede gerçekleşmiştir.

Kuş gribi de bilindiği üzere kuşlarda görülen bulaşıcı ve öldürücü bir hastalıktır. Bu anlayışa göre, hastalığın insanlarda görülmesi ve bulaşmasından, insanların kuşlardan evrimleştiğini de iddia etmek gerekir. Tabii ki böyle bir iddia komik ve geçersiz olur.

Görüldüğü gibi evrimciler tezlerini savunurken hiçbir ayrıntıyı kaçırmamakta, hangi boşluktan faydalansam da savunduğum dogmaya yeni bir delil oluşturmaya çalışsam mantığında yaklaşmaktadırlar. Evrim sürecinin geçersizliği, bilimsel delilleri ile her fırsatta çürütülmüştür. Bugün bu düşünceyi toplumlara aşılama ve materyalist düşünceyi yayma çabası içinde bulunan insanlar, hiçbir zaman başarılı olamayacaklardır.

"Yoksa onlar; gerçekten bizim, sır tuttuklarını ve aralarındaki fısıldaşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, (işitiyoruz) ve onların yanlarındaki elçilerimiz de (her şeyi) yazıyorlar. "
(ZUHRUF SURESİ / 80)

17 Nisan 2008 Perşembe

Endüstri (Sanayi) Devrimi Kelebekleri Deneyinin Geçersizliği

Endüstri Devrimi Kelebekleri, evrim teorisinin hayali mekanizmalarından olan “Doğal Seleksiyon” a gösterilen en büyük delil olarak kabul edilir. Öyle ki deneyin mimarı olan İngiliz fizikçi ve biyolog Bernard Kettlewell; Scientific American için yazdığı bir makalede bu olayı, “Darwin’in Kayıp Kanıtı” olarak isimlendirmiştir. ¹ Ancak durum göründüğünden çok farklıdır. Deneyin bilimsel olarak yapılmadığı, sonuçlarının da bilimsel sayılamayacağı sonradan ispatlanmış ve evrimciler için tam bir hayal kırıklığı olmuştur.

Bu hikaye, Bernard Kettlewell’in 1950’li yıllarda yaptığı bir seri deneye dayanmaktadır. Kettlewell, deneyleri süresince güve kelebeklerini incelemiş ve güve kelebeklerinin sayılarındaki değişikliği, hava kirliliği sonucunda ağaç gövdelerinin renklerinde oluşan değişikliğe bağlamış; açık renkli güve kelebeklerinin zamanla koyu renkli kelebeklere dönüştüklerini ileri sürmüştür.

İngiltere’de gerçekleşen sanayi devriminden önce, ağaç kabukları açık renklidir ve buna bağlı olarak ağaçların üzerlerine konan koyu renkli güve kelebekleri kuşlar tarafından kolay farkedilir ve yaşama ihtimalleri oldukça azalır. Sanayi kirliliğinden sonra ise, ağaçlara renk veren likenlerin (bir çeşit yosun) ölmesiyle ağaçlar koyulaşır ve bu sefer de açık renkli güve kelebekleri ağaçlarda daha çok farkedilmeye ve avlanılmaya başlarlar. Sonuçta açık renkli güve kelebeklerinin sayıları azalırken, koyu renkli güvelerin sayılarında artış olur. İşte evrimciler bu olayın evrime en büyük kanıt olduğunu söyleyerek, doğal seleksiyon yoluyla açık renkli kelebeklerin zamanla koyu renkli kelebeklere dönüştükleri yönünde göz boyarlar.

Hâlbuki evrimcilerin iddia ettiği bu örnek kabul edilse bile yeni bir tür meydana gelmemiş, zaten daha önceden var olan koyu ve açık renkli kelebeklerin sayılarında farklılıklar olmuştur. Bu örneğin evrim teorisine bir kanıt olarak gösterilmesi için, güve kelebeklerinin evrim teorisi gereği daha önceden doğada var olmayan yeni bir tür olarak ortaya çıkması gerekmektedir. Kelebekler, tür değişimi meydana gelecek şekilde yeni bir organ veya özellik kazanmamışlardır. Bu ve bundan sonra açıklayacağımız deliller göstermektedir ki, güve kelebeklerinin sayılarında meydana gelen bu değişiklik evrime bir delil olamamaktadır.

Ancak hikâyenin bir diğer boyutu daha vardır. Sanki bu bilimsel geçerliliği olan bir deneymiş gibi, hemen her evrim yanlısı biyoloji kitabında delil olarak gösterilmektedir. Jonathan Wells’in dediği gibi bir ikon haline gelmiş olan bu örnek, gerçekleri saptırılmış ve bilim skandalı olarak tarihte yerini almıştır.


Koyu Renkli Kelebeklerin Artışında Ağaç Kabuklarının Rolü Yoktur

O dönemde, İngiltere’nin birbirinden farklı birçok bölgesindeki güve kelebekleri sayılarında çelişkiler vardı. Örneğin;
A) Manchester’da koyu renkli güve kelebeklerin sayıları hiçbir zaman teoremin öngördüğü kadar fazla olmadı.
B) Doğu Anglia’da alacalık likenle kaplı (açık renkli) ağaç kabuklarına rağmen fazlaydı. Oysa teori açık renkli ağaçlara konan kelebeklerin kuşlar tarafından fark edilip avlanacaklarını ve bu sayede sayılarında azalma olacağını öngörüyordu.
C) 52 derece enleminde kirliliğin kontrol altına alınması ile koyu renkli kelebeklerin sayıları azalmıştı, ancak güney kesimlerde anlaşılamayan şekilde artmıştı.
D) Wirral yarım adasında koyu renkli kelebeklerin sayıları, likenler ağaçlara dönmeden önce azalmaya başlamıştı. ²

Bu tutarsızlıklar, teorinin öngördüğü şekilde, kelebek sayılarındaki değişimin sadece ağaçlardaki likenlerle ilgili olmadığını, daha farklı etkenlerinde olabileceğini göstermişti. Nitekim bu amaçla yapılan deneylerin sonuçları da bunu gösteriyordu.

Eğer söylendiği şekilde, alacalık likenlere bağlı olsaydı; “gizlenilecek yerlerin gizlenenden daha önce değişmesi” gerekirdi. Bulgular bazı bölgelerde likenlerin geri gelmesinden önce, koyu renkli kelebek sayılarında azalma olduğunu gösteriyordu.

Doğal Olmayan Test Ortamları ve Sahte Resimler

1960 ve 1970 yıllarında yapılan birçok deney sonucunda; Kettlewell'ın söz konusu deneylerini, güvelerin doğal ortamlarında gerçekleştirmediği, doğal yerleşim yerlerinin kullanılmadığı ortaya çıkmıştır. Sadece bu sonuç bile Kettlewell’in yaptığı deneylerin geçersizliğini ispat etmeye yetmektedir.

Güve kelebekleri normal şartlarda, geceleri uçar ve sabah vakitlerine yaklaşıldığında gün ağarmadan ağaçlarında dinlenmeye çekilirlerdi. Ancak Kettlewell deneylerinde güve kelebeklerini ağaç gövdelerine koymuş ve gözlemlerini gündüz yapmıştır. Güve kelebekleri gündüz saatlerinde uyuşuk olduklarından dolayı, bırakıldıkları yerlerde kalıyorlardı. Dahası Kettlewell, bu deneylerinde ölü kelebekleri iğne ve yapıştırıcı ile ağaç gövdelerine tutturarak yapıyordu. Kendisi, bu konuda rahatsız olacak ki şu itirafı yapma ihtiyacı bile duymuştu :

"Kabul ediyorum ki, kendi tercihlerine kalsalardı, ağaçlarda daha yüksek yerleri mesken tutarlardı." ³

Evrim yanlısı biyoloji kitaplarında gösterilen resimler, işte bu yolla çekilmiş sahte resimlerdir. 1980’li yıllarda yapılan birçok araştırmaya göre, deliller güvelerin ağaç gövdelerine konmadıklarını gösteriyordu. 1984 yılında Mikkala’nın yaptığı testler sonucunda; "geceleyin aktif olan güvelerin, gözün göreceği aydınlıkta bırakıldıklarında yaşam yerlerini çabucak bulabildiklerini ve normal yaşam yerlerinin muhtemelen ağaçların üst kısmındaki az veya çok yatay, küçük dallar olduğunu gösteriyordu." ⁴ Birçok farklı biyoloğun yaptığı deneyler de Mikkala’nın gözlemlerini doğruluyordu.

Cyril Clarke ve arkadaşlarının 25 yıllık gözlemleri sonucunda ise; tek bir pulkanatlı güve kelebeğinin bir ağaç gövdesine doğal yolla konduğu şeklindeydi. Yıllarca yapılan bu deneyler göstermiştir ki, bahsi geçen deney güvelerin doğal ortamlarından uzak tamamen yapay ortamlarda yapılmıştır ve sonuçları gerçeği kesinlikle yansıtmamaktadır.

Chicago Üniversitesi evrimci biyoloğu Jerey Cayne, doğal ortamlarından tamamen uzakta yapıştırma ve iğneleme yöntemi ile yapılan bu deney için şu açıklamayı yapmıştır:

"Evrimin bilindik örneklerinin sağlamlığı şimdi tehlikededir ve yapıştırıcı fabrikasından ziyade ciddi şekilde dikkate ihtiyacı vardır." ⁵


Görüldüğü gibi evrimcilerin bir ikon olarak savunduğu ve tamamen geçersiz verilere dayanan bu "Endüstri Devrimi Kelebekleri" mekanizmasını kabul ettirebilmek için her türlü yola başvurabilmektedirler. Bugün sanki bilimsel bir deneymiş gibi öğretilmeye çalışılan bu hayali mekanizma ve resimleri; sahtekârlık boyutuna ulaşmış en çarpıcı örnek olarak nitelendirilebilir. Bir propaganda havasında öğretilmeye çalışılan bu teori, ders kitaplarında sahte resimlerle sunularak ilgi çekici hale getirilmeye çalışılmaktadır. Ancak gerçek şudur ki, doğal seleksiyonun en ünlü örneği, bir bilim skandalı olarak tarihte yerini almış, evrimcilerin iddia ettiği gibi bir canlıya yeni bir organ ekleyip çıkartarak bir türü başka bir türe dönüştüremeyeceği çok açık şekilde görülmüştür.

Evrimci biyolog Jerry Coyne, bu deneyin geçersizliğinin anlaşılması sonucunda şu itirafı yapmıştır :

"Benim kendi tepkim, altı yaşımda iken, Noel'de bana hediye getirenin Noel Baba değil de kendi babam olduğunu anladığımda kapıldığım dehşete benziyor."

Tüm canlılığı, bir örnek edinmeksizin Yüce Allah’ın yarattığı çok açıktır. Tek bir plastik bardak bile, tek başına, kendi kendine oluşamazken, kusursuz ve olağanüstü milyonlarca kompleks sistemlerin rastlantısal tesadüflerle oluştuğunu ileri sürmek akla, mantığa ve bilime aykırıdır. Bu, sırf Allah inancını kabul etmeyen materyalist felsefenin doğurduğu yanlış ve yanıltıcı bir inançtır. Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyurmuştur :

De ki: "Siz, Allah'ın dışında taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Bana haber verin; yerden neyi yaratmışlardır? Ya da onların göklerde bir ortaklığı mı var? Yoksa biz onlara bir kitap vermişiz de onlar bundan (dolayı) apaçık bir belge üzerinde midirler? Hayır, zulmedenler, birbirlerine aldatmadan başkasını vadetmiyorlar. (Fatır Suresi, 40)



1- Evrimin İkonları –s.138
2- Evrimin İkonları –s.139
3- Evrimin İkonları –s.142
4- Evrimin İkonları –s.143
5- Evrimin İkonları –s.146
6- Evrimin İkonları –s.150

Evrimin Temel Mekanizması Doğal Seleksiyon Evrime Dayanak Olamaz

Darwin'in 1859 yılında çıkarttığı kitabına ismini verdiği "Doğal Seleksiyon" kavramı, evrim teorisinin en temel dayanağını oluşturmaktadır. Ne var ki bu sahte dayanak, Darwin'in ileri sürdüğü gibi teoriye hiç bir zaman kanıt oluşturamamıştır. Ve bu yüzden olacak ki; teorinin ortaya atıldığı dönemlerden sonra da, Darwin'e bağlı bir takım bilim adamları neo-darwinizm adı altında evrime dayanak oluşturacak başka teoriler ortaya atmışlardır. Bu teorilerin hepsi de, modern bilim teknolojileri ışığında incelenmiş ve her birinin geçersizliği ayrı ayrı tespit edilmiştir. Biz bu yazımızda "Doğal Seleksiyon" kavramı üzerinde konuşacağımız için, daha sonradan ortaya atılan iddiaları ve bunların cevaplarını sonraki yazılarımızda tek tek ele alacağız.

Darwin, Hayatın Kökeni adlı kitabında Doğal Seleksiyon'dan bahsetmiş ve türlerin uzun yıllar içerisinde, güçsüz ve zayıf olanlarının elenmesi sonucunda zamanla yeni türlerin ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Ortama uyum sağlayan canlı türlerinin hayatta kalacağını, uyum sağlayamayan canlı türlerinin ise yok olacağını ve bu mekanizmanın evrimleşme sürecinde temel rol oynadığını belirtmiştir.

Gerçekten doğal seleksiyon diye bir kavram vardır. Ancak bu kavram DNA yapıları birbirinden farklı yeni türler hiçbir zaman oluşturamamaktadır. Doğal seleksiyon, var olan canlının özelliklerini geliştirerek sonraki nesillerine aktarması şeklinde açıklanabilir. Bu mekanizma, doğada zaten var olan canlının mevcut özelliklerini sonraki nesillerine aktarmasından öteye geçmez. Yani bu özelliklerin gelişmesi ile ne mevcut canlıdan yeni bir canlı türü ortaya çıkabilir, ne de canlıya yeni organlar eklenebilir.

Bu konuyu bir örnekle açıklamak gerekirse; kaplanlar tarafından avlanma tehlikesi altında yaşayan bir geyik sürüsünü düşünün. Bu geyik sürüsünde daha az hızlı koşabilen ve daha zayıf olan geyikler kaplanlara yem olacaktır. Belli bir süre sonra ise, doğada daha hızlı koşan geyik sürüleri var olacaktır. İşte bu olay Doğal Seleksiyon olarak adlandırılır. Ancak sizin de gördüğünüz ve düşündüğünüz gibi, bu olay yeni bir canlı türü ortaya çıkartmamakta, sadece ve sadece zaten kendisinde mevcut olan bu koşma yeteneğini geliştirmesine yardımcı olmaktadır.

Bilindiği üzere Evrim Teorisi bilimsel bir teori olmaktan tamamen uzaktır. Bu teori bir dogma halini almış ve ne şekilde olursa olsun ne şekilde kabul edilirse edilsin mantığı güdülerek toplumlara kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Ve bu anlamda, evrim teorisi savunucuları her türlü sahtekârlığa ve kandırmacaya başvurabilmektedir. Piltdown Adamı Sahtekârlığı bu anlamda verilebilecek en büyük örnektir.

Doğal seleksiyon ile ilgili olarak evrimcilerin kendilerinin de bir çelişki içinde oldukları şüphesizdir. Neo-Darwinizm'in kurucularından olan "Stephan Jay Gould" şu itirafı yapmıştır ;

"Darwinizm'in özü tek bir cümlede ifade edilebilir: 'Doğal seleksiyon evrimsel değişimin yaratıcı gücüdür'. Kimse doğal seleksiyonun uygun olmayanı elemesindeki negatif rolünü inkâr etmez. Ancak Darwinci teori, 'uygun olanı yaratması'nı da istemektedir." (Icons Of Evolution- Dr. Jonathan Wells)

Hatta teorinin sahibi Charles Darwin de bu konudaki sıkıntısını dile getirmekten kendisini geri alamamıştır ;

"Doğal seleksiyon teorisinin, kendim göremememe rağmen, pek çok hata içerdiğini ileride anlayacağım." (Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, New York:D. Appleton and Company, 1888, s.10)

Bu itirafları çoğaltmak mümkündür. Bir başka itiraf ;

Dr. Colin Patterson

"Hiç kimse bugüne kadar doğal seleksiyon mekanizmaları yoluyla yeni bir tür üretemedi. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına bile yaklaşamamıştır."(Colin Patterson, "Cladistics", BBC, Brian Leek ile Röportaj, Peter Franz, 4 Mart 1982 )


Görülüyor ki, bütün bu itiraflar ve doğal seleksiyonun uygulamadaki sonuçları; Doğal Seleksiyon mekanizmasının hiçbir zaman evrime dayanak oluşturamayacağını açıkça ifade etmektedir. Teori en başından yanlıştır. Ancak bu teori günümüzde halen sıkı savunucuları barındırmaktadır. Konu artık bilim araştırmasından çıkmış ve üstün bir Yaratıcı'nın varlığının kabul edilebilir olmamasına dayandırılmaktadır. Bilimde temel bir kavram vardır: Eğer iki ihtimalden birisi diğerine göre çok daha yüksekse , yani %1'lik bir orana karşılık %99'luk bir oran mevcutsa , akılcı ve bilime uygun olan %99'luk ihtimali değerlendirmektir.

Canlı organizmalarda bulunması zorunlu olan proteinlerden Sitokrom-C'nin oluşması ile ilgili Türk evrimci Ali Demirsoy bakın bu gerçeği nasıl itiraf etmektedir:

"Bir Sitokrom-C’nin dizilimini oluşturmak için olasılık sıfır denecek kadar azdır ya da oluşumunda bizim tanımlayamayacağımız olağanüstü güçler görev yapmıştır. Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel amaca uygun değildir. O halde birinci varsayımı irdelemek gerekiyor"(Ali Demirsoy , Kalıtım ve Evrim)

Samimi ve objektif olarak canlılara bakıldığında, bu canlılar bizlere; tesadüfi olarak meydana gelmediklerini, belirli bir sistem ve düzen içerisinde, bugünkü halleriyle ve ilk defa bilinçli bir Üstün Güç tarafından yaratıldıklarını her fırsatta söylemektedirler. Bu üstün ve kudretli Güç; yerleri, gökleri ve ikisi arasındakileri yaratan Yüce Allah'tır.

Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir.
(Bakara Suresi / 117)